22 Temmuz 2009 Çarşamba

anım_sa

yolda yürürken bugün aklıma dedem geldi, peşine de bi çocukluk hatırası. . aslında hep yinelenen bişeydi, tek bi güne has bi anı değil. . hep bi yerlerde oynarken bi şekilde düşer dizlerimi kanatırdım, sonrasında gelen nazlı ve içli bi ağlama, canımın yandığının karşılığı gözyaşıydı çünkü. mutlaka birileri beni duymalıydı. . o anda yakınlarımda dedem varsa, hemen "yok bişey canım, bakayım neresi der?" sonrasında da 'e orda bişey yok ki' deyip beni güldürcek bişeyler bulurdu. o zamanlar hem güler hem kızardım ona canımın yanmasını geçiştiriyo diye, illa ki nazlanmalıydım o an. o 'yok bişey' dedikçe hakkaten de canımın acımadığını farkeder, dizimdeki kan gerçekliğini yitirirdi. bi kere düşmüştüm ve hakkaten mızmızlanmanın anlamı yoktu. yürüyüp gitmeliydim tekrar oyunuma. .

şimdi artık dedem demiyor bana yok bişey diye, artık zihnim -belki de bu oyunu sevdiğinden-diyo bunu içim acıdığında, 'ortalıkta mutsuz mutsuz dolanma hadi yok bişey' !

bi de dizlerdeki yaraların kabuğunu soymaktan zevk almak vardır ki o da başka bir yazıya. .

'the reader'


hanna hayatının belki de en dolu en güzel yazını onunla geçirir, sürekli 'kid' diye seslendiği micheal'la. . . sevgi ve uyum, beraberinde gelen bir sürü kitap micheal'ın sesinden dinlediği. . . kimi zaman homeros'tan odyssey, ya da d.h. lawrence'tan lady chatterley, bazense çizgi romanlar. . . ama hep onun sesinden. . . sonra yaz biter, uzaklaşırlar, araya savaş girer, derken hanna savaşta gardiyan olmasından dolayı suçlanır, ömür boyu hapistir cezası. . . yalnızdır, hem de çok, hücresi bomboştur, ona gelen bir mektup bile yoktur.

ve birgün micheal ona tekrar kitap okumaya karar verir. günlerce kasetlere okuduğu kitapların ses kaydını yollar ona, hanna belki de artık birçoğumuzun yitirdiği saflık ve heycanla dinlemeye başlar. yüzünde öyle bir şükran ifadesi vardır ki . . görüntüler peşpeşe gelir, önce micheal'ın müthiş bir istekle kasetlere kitap kaydı yapışı, ardından hanna'nın odada onu dinleyişi, her seferinde oda daha canlı, daha renklidir. . . ve pencere önündeki saksılarda çiçekler. . .

sadece o çiçekleri görmek bile ondaki değişimi, mutluluğu ve umudu anlamaya
yetti . . .
sevgiyi anlatmanın yolunun her zaman aynı olmadığını gördüm 'the reader' da. . .

15 Temmuz 2009 Çarşamba

yağmurlu yaz gecesinden

bi cafe terasında serin yağmurlu bi yaz akşamı,
yanında "güzel" insanlar,belki bi kadeh şarap, belki de tek sefer içe çekilen sigara. . .
hepsi yetiyor yaşamı anlamlı kılmak için,
buraları yaşanabilir kılmak için. . .

soundtrack (nina simone_aint got no life)

14 Temmuz 2009 Salı

le sourire. . .


kitapayracı serisinin başlangıcı bu olsun hadi. . .
herkese yapamıyorum bunlardan, sadece bende resim yapma isteği uyandıranlara minik bi hediye, adımın kalmasını istediğim yerin kitapların arası
olmasıyla ilgili biraz da. . . koca bi kitaba ismimi verecek kadar yetenekli değilim belki ama, kitabı eline alınca arasından çıkan ayraçla gülümsetebilirim birilerini. . .
sadece "kendi"sine ait, "kendi"si düşünülerek yapılmış hatırlatıcılar. . . hem beni hem de dönüp gelince kalınan sayfayı .)
yaşamla aramdaki bağlardan en önemlisi olan resim "boyama"ma bi neden,
bazen de bununla kendini özel hisseden bir insanın naif gülümsemesi, içten sarılışı. . .

13 Temmuz 2009 Pazartesi

I heart huckabees...

sıradan bi yaz akşamını eğlenceli kılması için koyduğum bir filmdi, şöyle eğlendirmesi amaçlanan, çerez niyetine, ilk başta 'jon brion' un müzikleriyle etkilendim, derken filmdeki 'kaliteli' komedi ve uygulanan doz, kimi diyalogların zekice kurgusu çok çok keyifli geldi! ara ara atılan kahkahalar derken keyifli bi akşam oldu . . .
bi daha olsa bi daha izlerim cinsinden, (2004 yapmıymış ona ayrı bi daha şaşırdım, niye ben bunu daha önce keşfedemedim diye)

müzikler ara ara o kadar güzel yerleştirilmiş ki . . jon brion müziğinin en az eternal sunshine' daki kadar etkisi hissedilmekte...

Albert'ın felsefi soruları tipik Amerikan ailesini rahatsız ettiğinde geçen diyalog;
Dad: what happened to the cat albert?
Albert: how'd you know about my cat?
Dad: cat was killed by curiosity

"How am I not myself?" diye giden kısım ayrı bi enteresan...

izleyin izlettirin, anlayana. . .

12 Temmuz 2009 Pazar

sanırım blog yazma isteği sesini duyurma isteğiyle doğru orantılı,
yalnızlık gitgide internet başında geçirilen vaktin artışı gibi,
dolayısıyla kendini burdan ifade etmenin yollarından biri de bu sanırım,
öylesine, düşünmeden verilen bir karar bu blog yazma işi,
neler olur devamında bilemem,
once upon a time diye başlayan bi masalım bile yok,
ama belki çizdiklerimle anlatırım bişeyleri...