18 Aralık 2009 Cuma

ne kedisiz ne kitapsız...


insanın kara bir kedisi olmalı,
hayatla aranızı bulmak için belki...
sabahlara gülerek başlatan, içeri girdiğin anda seni bekleyen bir çift göz ve de..
kitap okurken kucağında uyuyup kalmalı minick bir karartı bu, evet evet insanın kara bir kedisi olmalı,
adını da inadına 'HAkU' koymalı...


22 Kasım 2009 Pazar


kapadım gözlerimi, ve kulağımda sadece müzik!! başka ses yok.. çevremdeki değerli 'biri'lerinin ölümünü beklemekten yoruldum.. zihnimde hep gidecekler düşüncesiyle yaşamakan da.. onları böyle kabul etmiyo zihnim.. açınca gözlerimi herkes yanımda olsun.. ya da ben başka bi yerde olayım..

11 Kasım 2009 Çarşamba

koyun olmadan...

1 koyun atladı 400ü takip etti..
"VAN - Gevaş ilçesinin İkizler Köyü'ne ait bin 500 koyun dün sabah saatlerinde köyün yakınlarındaki dağ yamaçlarında otlamaya bırakıldı. Çobanları kahvaltı ettiği sırada başıboş kalan koyunlar, sarp kayalık bölgede otlamaya başladı. Bu sırada koyunlardan biri karşı kayaya atladığı sırada sürü de peşinden atladı. Koyunlar 15 metre derinliğindeki uçuruma düşerek yuvarlanmaya başladı. 400 koyun telef olurken hayvan ölülerinin üzerinden geçen 1100 koyun ise kurtuldu."

"deri ceket" oyunu sonrasında verilen kitapçıkta yer alan haber!! oyunla uyumlu olduğu kadar bi durup düşünülmeli der gibi..

yiğit sertdemir'in oyunculuğu da ayrı bir etkileyici, uzun zamandır tiyatroya gitmedim ama bu oyun ve oyuncular özlem gidermeye yetti . .

"teşekkür ederim ama ben koyun olmadan kurtulmayı deneyeceğim.."

9 Kasım 2009 Pazartesi

akşamvakti incesazda...

incesaz festival kapsamında kararsız kaldığım bir gruptu gidip gitmemek anlamında.. derken bi şekilde gitmeye karar verdik.. çok keyifli 2saat yaşattılar bize bugün .) kulağımızda kalan Dilek Türkan'ın müthiş huzurlu sesi.. kemençenin_kanunun_tamburun_gitarın ahenkli melodisi..

25 Ekim 2009 Pazar

sound painting

gevende'yi ilk dinlediğimde aklımdan geçenlerle örtüşüyor bu 'sound painting' fikri..
tıpkı soyut bir resme baktığımda hissettiğim gibi dinlediğim sözlerin karşılığı olmasa da belli bir ritmi, etkisi, duygusu var.. ve kimsenin bilmediği anlamlara gelmesi onu sınırlandırmıyor özgürleştiriyor..
böylesine özgürce yapılmış bir müziği dinlemenin bende yarattığı keyif ayrı bir konu.. sonuçlarıysa bana ilham vermeleriyle ilgili..
uzun süre sonra elimi yeniden resme bulaştırdım..
kitap ayraçları serisi için böyle birşey çıktı..
mor çiçek yaprağı.. tül parçası.. suluboya..ben..gevende..

_ayracın arka tarafıysa başka bir hikaye konusu_

22 Ekim 2009 Perşembe

got the whole world in his hands...


şehre Abidin Dino resimleri geldi. sergi salonu dışında da kocaman ayaklı panolar var hayatını anlatan. bir pano tamamen "saman sarısı" şiirinden nazım hikmet'in..
hep laf arasında söylenen "bana mutluluğun resmini çizebilir misin?" dizesini şiirin içinde okumak..sonrasında da resimlerine bakmak ustanın..
el resimlerine bakarken kulağımdan nina simone'un seslenişi "he has got the whole world in his hands..." sadece tesadüf mü dersiniz..
yüzümde bir gülümseme gezdim tüm sergiyi..

"...sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
gayrinin resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık
havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
balıkçı nikolas'in elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık butun sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel'in sözleri gibi
bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidelin sıktığı el
ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
hürriyet sözcüğünü yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının..." *

*nazım hikmet ran

17 Ekim 2009 Cumartesi

naif.sait.faik.balık.saksı.ben.



bundan sonra sanırım; bitane dori balık(mavi). bi tane begonya(kırmızı). bi de sait faik öyküleriyle naif naif bi hayat bekliyo beni..bi süre kimseye dokun(ul)madan yaşasam herkes daha az zarar görür gibi duruyo burdan bakınca..

sevdim ben bu öyküleri hem,son kuşlar güzeldi öykü kitabı olarak, yenilerinde sıra..

5 Ekim 2009 Pazartesi


tavırları her zaman fevri, aceleci; yüreğiyse beklenti dolu, sevgiye açtı.. "gülümseten sürprizler"i karşısındakinde önce düşündüren, sonra can sıkan ve en sonunda yarayı kanırtan bir acı etkisi yarattı.. ya da yaratmış-tı da onun böye olduğunun farkına varması yine zaman almıştı.. ne sanıyordu kendini bu parmak kız.. ne 'ol'muştu şimdiye kadar ve ne 'ol'abilirdi? olmadı! olamazdı! .. olmayacaktı da artık hiçbir şey.. herşey açık net.. sadece gözlerini gerçeğe açmasını bekliyor herkes..kapama gözlerini parmak kız; aç, yalnızca gerçeğe aç..
akmayı öğrenmeli dereler gibi denizlere,
belki de en güzeli böyle..
("küçük kara balık" gibi olsa da sonu, gitmeye kararlı bu balığı hangi güç durdurabilir okyanusu görmeden..)

27 Eylül 2009 Pazar

sessizlikte önce bir fısıltı duyuldu, uzun zaman olmuştu bu sessizlik bozulmayalı.. özlem aynı yakıcılığıyla sesi bekliyordu sessizlikte.. fısıltı bahane oldu.. ve belki de cesaret kaynağı.. 'fısıltı'ya karşılık cevap yolda.. sonunda ne olur nasıl olur bilinmez.. ama tek bi amacı vardır sevginin yüceliğini anımsatmak.. peki sorarım sizlere 'arkadaş'ımla birlikte
"ama kim anlatabilir bu parmak çocuğa
bir dostla bir sevgili arasındaki ayrıntıyı.."*
(devamı gelecek!)

*beyaz ölüm kuşları_a.z.özger

14 Eylül 2009 Pazartesi

Anka kuşu...

Zamanın birinde, tüm kuşların padişahı olan Anka Kuşu’nun, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşadığına ve her şeyi bildiğine inanılırmış. Tüm kuşlar zor durumlarda onun kendilerini kurtaracağını düşünür, ona tüm kalpleriyle inanırlarmış. Bir zaman gelmiş ve kuşlar dünyasında her şey ters gitmeye başlamış. Ancak Anka onlara görünmüyormuş. O görünmedikçe kuşlar önce onun varlığından kuşkulanmışlar sonra da yavaş yavaş ondan umudu kesmişler.
Uzak ülkeden gelen bir kuş sürüsü Anka’nın kanadından bir tüy bulduklarını söylemiş. Bunu duyan kuş topluluğu onun varlığına tekrar inanmaya başlamış. Hüdhüd(Hoopoe) kuşu tüm kuşları toplamış ve Anka’nın huzuruna gidip ondan yardım istemeyi uygun görmüş.
Anka'nın yuvası, çok uzaklarda olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak içinse yedi vadiyi aşmak gerekliymiş. Başlarında Hüdhüd kuşu, tüm kuşlar sürü halinde yola çıkmışlar. Hüdhüd ve diğer kuşların aşmaları gereken ilk vadi istek vadisiymiş. Bu vadinin başında Hüdhüd kuş sürüsüne seslenmiş;
“istekte kayboluncaya kadar, gündüzleri yemekten, geceleri uykudan kesilinceye kadar iste..”
İstek vadisini geçen kuşları bekleyen ikinci vadi aşk vadisiymiş. Bu vadiye geldiklerinde bülbül güle olan aşkını hatırlayıp devam edemeyeceğini söylemiş. Bunun üstüne Hüdhüd bülbüle seslenmiş;
“aşka dert ve gönül kanı gerek, aşkın hikâyesi bile müşkül olmalı”
Geri kalan kuşlarla yollarına devam etmişler ve çok zorlu olan aşk vadisi geçilmiş. Üçüncü vadi marifet vadisiymiş. Bu vadide Tavuskuşu tüylerinin güzelliğini bu yolda feda edemeyeceğini söylemiş. Bunun üzerine Hüdhüd Tavuskuşu’na seslenmiş:
“can yolcusu farklıdır, ten yolcusu farklı, asıl marifet deriyi değil içte olan sırrı görmekte”
Sayıları azalırken kuşları bekleyen dördüncü vadi istigna vadisiymiş . Bu vadiye geldiklerinde keklik mücevherlere olan bağlılığını bahane edip ayrılmış. Hüdhüd ‘keklik’e seslenmiş;
“gönlü doyan kişiye ne dava gerek, ne de mana”
Sıra gelmiş beşinci vadi olan tevhid vadisine. Buraya vardıklarında doğan göklerdeki mevkisini bahane edip geri dönmek istediğini açıklamış. Hüdhüd ‘doğan’a seslenmiş;
“her şey bir oldu mu ikilik kalmaz, burada benlik de ortadan kalkar senlik de”
Sayıları azalan kuşlar altıncı vadi olan hayret vadisine geldiklerinde çok yorgun düşmüşler. Puhu kuşu dışındakiler her şeye rağmen yola devam etmek için istekliymiş. Viranelerde aradığı zenginliği bahane eden Puhu kuşu’na Hüdhüd seslenmiş;
“ hayrete düşmüş yolcu bu makama varınca şaşkınlığa düşer, yolunu yitirir”
Yedinci ve son vadi olan yokluk vadisinde kuşların bir kısmı umudunu yitirip geri dönmüş, bir kısmı geçtiği yolların zorluğuna dayanamayıp can vermiş.
Kaf Dağı’na varan bir tek kuş varmış. Bu kuş orada rastladığı herkese Anka'yı sormuş, cevap alamamış. Geriye kalan kuş anlamış ki; kendi külleri üzerinden yeniden doğabilmek için kendini yok etmesi gerek. Tüm bu vadileri geçerek yanan, yokluğu bilen, küllerinden doğan bu kuş asıl Anka'nın kendisi olduğunu görmüş.
O an Anka için özgürlüğe uçma anıdır…


*istigna: gönül tokluğu, doygunluk
**tevhid: birlik,teklik
Kaynak:Mantık Al-Tayr
(alıntılar ve kuşların seçimi bana özgüdür)

13 Eylül 2009 Pazar

benden çıkma bana hediye : )


nasıl da heyecanla hazırlamıştım hepsini, farklı süreçler, farklı anlamlar barındırıyo her biri, ve işte evet yine yeniden 'biri'nin yüzünde oluşmasına neden olduğum gülücük bana geri döndü : )
benim hazırladığım bu süper üçlü, daha sonra onun fotoğrafıyla daha da güzel oldu..
sanırım ara sıra kendimi seviyorum .)

güzelliklerle karşısına çıktığım 'biri'nin hiç kaybolmaması dileğiyle...

11 Eylül 2009 Cuma

DÜŞÜŞ


hayatımda ondan 'önce' ve 'sonra' gibi bir milat oluşturmuş olduğum kişiye ithaf ettiğim film THE FALL ..
nasıl da anlam yüklü benim için ..
umutsuz, ölmeye meyilli bir insanı hayata bağlamaya çalışan 5yaşında bir masumiyet! ki daha fazlası 117 dakikaya sığdırılmış, her karakter üzerinde çok iyi düşünüldüğü, her sahne için nasıl da özenildiği çok açık.. o kadar fazla şey var ki içimde yoğunlaşan bu filmle ilgili, yazamıyorum bile.. ağlama gülümseme arası bişeyler..
gözümü kırpmadan izlediğim harika film!

Roy Walker: [to Alexandria] We're a strange pair, aren't we?

çalıntı fotoğraflar...

"...öğrenmiş olduğunuz ölçüde yaşamınıza egemensinizdir artık.
ölümünüz çalamayacağınız ilk fotoğrafınız olacaktır.

bir ömür boyu, göğsünüze asılı bir fotoğraf makinesi
gibi kullanmağı öğrendiğiniz, ilginç(yok yok, 'ilginç' de
değil, 'güzel' de değil, açık sözlü olmalı),gövdenizi
tepeden tırnağa ürperten, ürpertebilen birtakım birleşimleri
ossaat seçip donduran gözlerinizle çekip bencilce başka
kimsenin göremeyeceği sizin de eski bir kutuya atar gibi
üzerinde bir daha durmayacakmışcasına içinizin bir gözüne
atıp unuttuğunuz, yıllar sonra bir anda bulup çıkarabildiğiniz,
o günki gibi pırıl pırıl ama kimbilir ne kadar değişik
çalıntı fotoğraflar. . ." B. Karasu
Narla İncire Gazel

17 Ağustos 2009 Pazartesi

yaşamında...

"yaşamında, şunları da yaşayabileceksin:-
1)birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için, aramak...
2)birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için, beklemek...
3)birisini, onu görmemeye dayanamadığın için, terketmek...

neler yaşamayacaksın ki!..."

o.aruoba

anlamlı 'alın'tı..

"şimdi her çeşit kötülüğün zeka oyunu; her çeşit aşağılamanın ince alaycılık sanıldığı bir çağa geldik. Ancak her gün damarlarımıza siyah mizah şırınga ederek katlanıyoruz gündelik hayat dedikleri sığlığın derin karanlığına. Hiçbir karanlık o kadar derin değildir. Herşey herkesin gözü önünde kaybolup gider. Zamanla hayat boşalır, hülyalar tavsar, herşey sıradanlaşır. Hiçbirşey hayatın sıradanlığı kadar acı vermez insana. Çaresizlik en 'resmi' duygumuzdur. Çünkü 'devlet' desteklidir."

M.Mungan_Yüksek Topuklar.

4 Ağustos 2009 Salı

shane meadows...


kendilerinin yönettiği filmlere biraz tersten başladım, önce "somer's town" sonra da "this is england" geldi. ve kesinlikle orijinal bi yönetmen olduğuna karar verip yeni filmlerini merakla beklenebilir olduğunu gördüm.

this is england; oldukça etkileyici bi yandan "clockwork orange"ı hatırlatmadı değil, mekanın ingiltere oluşu, gençlerin saldırganlığı, grupla hareket etme psikolojisi. . . konusu ve sonu oldukça etkileyici olan bu filmde bi kez daha sorguluyor insan, doğuyu - batıyı dengeleri. . .

bi yerlere ait olma, bişeylere sahp olma sahip duygusu içi boş insanları nerelere götürür, nereye varır sonu bunların gibi sorulara da yanıt var filmde. . .

biraz kafası karışmış "shaun" karakteriyle thomas turgoose ise tam anlamıyla müthiş oyunculuk çıkarmış. kendisi resimde de görüldüğü üzre yaşına göre oldukça farklı bi duruşa sahip!

unutmadan filmin müziklerinin de çok özel seçimler olduğu açık. hemen arama çalışmalarına başldım tabi.


somers town biraz daha bireysel biraz daha şekerleme tarzı bi film -ağızda eridikçe keyif veren şekerler gibi-. somers town' da yine gençler sözkonusu ama sonunda aptal bi gülümseme geliyo insanın yüzüne, filmin renkleri de bi o kadar güsel. . .


shane meadows 'un yeni işlerini merakla bekliyoruz. . . (biz kimsek : )

22 Temmuz 2009 Çarşamba

anım_sa

yolda yürürken bugün aklıma dedem geldi, peşine de bi çocukluk hatırası. . aslında hep yinelenen bişeydi, tek bi güne has bi anı değil. . hep bi yerlerde oynarken bi şekilde düşer dizlerimi kanatırdım, sonrasında gelen nazlı ve içli bi ağlama, canımın yandığının karşılığı gözyaşıydı çünkü. mutlaka birileri beni duymalıydı. . o anda yakınlarımda dedem varsa, hemen "yok bişey canım, bakayım neresi der?" sonrasında da 'e orda bişey yok ki' deyip beni güldürcek bişeyler bulurdu. o zamanlar hem güler hem kızardım ona canımın yanmasını geçiştiriyo diye, illa ki nazlanmalıydım o an. o 'yok bişey' dedikçe hakkaten de canımın acımadığını farkeder, dizimdeki kan gerçekliğini yitirirdi. bi kere düşmüştüm ve hakkaten mızmızlanmanın anlamı yoktu. yürüyüp gitmeliydim tekrar oyunuma. .

şimdi artık dedem demiyor bana yok bişey diye, artık zihnim -belki de bu oyunu sevdiğinden-diyo bunu içim acıdığında, 'ortalıkta mutsuz mutsuz dolanma hadi yok bişey' !

bi de dizlerdeki yaraların kabuğunu soymaktan zevk almak vardır ki o da başka bir yazıya. .

'the reader'


hanna hayatının belki de en dolu en güzel yazını onunla geçirir, sürekli 'kid' diye seslendiği micheal'la. . . sevgi ve uyum, beraberinde gelen bir sürü kitap micheal'ın sesinden dinlediği. . . kimi zaman homeros'tan odyssey, ya da d.h. lawrence'tan lady chatterley, bazense çizgi romanlar. . . ama hep onun sesinden. . . sonra yaz biter, uzaklaşırlar, araya savaş girer, derken hanna savaşta gardiyan olmasından dolayı suçlanır, ömür boyu hapistir cezası. . . yalnızdır, hem de çok, hücresi bomboştur, ona gelen bir mektup bile yoktur.

ve birgün micheal ona tekrar kitap okumaya karar verir. günlerce kasetlere okuduğu kitapların ses kaydını yollar ona, hanna belki de artık birçoğumuzun yitirdiği saflık ve heycanla dinlemeye başlar. yüzünde öyle bir şükran ifadesi vardır ki . . görüntüler peşpeşe gelir, önce micheal'ın müthiş bir istekle kasetlere kitap kaydı yapışı, ardından hanna'nın odada onu dinleyişi, her seferinde oda daha canlı, daha renklidir. . . ve pencere önündeki saksılarda çiçekler. . .

sadece o çiçekleri görmek bile ondaki değişimi, mutluluğu ve umudu anlamaya
yetti . . .
sevgiyi anlatmanın yolunun her zaman aynı olmadığını gördüm 'the reader' da. . .

15 Temmuz 2009 Çarşamba

yağmurlu yaz gecesinden

bi cafe terasında serin yağmurlu bi yaz akşamı,
yanında "güzel" insanlar,belki bi kadeh şarap, belki de tek sefer içe çekilen sigara. . .
hepsi yetiyor yaşamı anlamlı kılmak için,
buraları yaşanabilir kılmak için. . .

soundtrack (nina simone_aint got no life)

14 Temmuz 2009 Salı

le sourire. . .


kitapayracı serisinin başlangıcı bu olsun hadi. . .
herkese yapamıyorum bunlardan, sadece bende resim yapma isteği uyandıranlara minik bi hediye, adımın kalmasını istediğim yerin kitapların arası
olmasıyla ilgili biraz da. . . koca bi kitaba ismimi verecek kadar yetenekli değilim belki ama, kitabı eline alınca arasından çıkan ayraçla gülümsetebilirim birilerini. . .
sadece "kendi"sine ait, "kendi"si düşünülerek yapılmış hatırlatıcılar. . . hem beni hem de dönüp gelince kalınan sayfayı .)
yaşamla aramdaki bağlardan en önemlisi olan resim "boyama"ma bi neden,
bazen de bununla kendini özel hisseden bir insanın naif gülümsemesi, içten sarılışı. . .

13 Temmuz 2009 Pazartesi

I heart huckabees...

sıradan bi yaz akşamını eğlenceli kılması için koyduğum bir filmdi, şöyle eğlendirmesi amaçlanan, çerez niyetine, ilk başta 'jon brion' un müzikleriyle etkilendim, derken filmdeki 'kaliteli' komedi ve uygulanan doz, kimi diyalogların zekice kurgusu çok çok keyifli geldi! ara ara atılan kahkahalar derken keyifli bi akşam oldu . . .
bi daha olsa bi daha izlerim cinsinden, (2004 yapmıymış ona ayrı bi daha şaşırdım, niye ben bunu daha önce keşfedemedim diye)

müzikler ara ara o kadar güzel yerleştirilmiş ki . . jon brion müziğinin en az eternal sunshine' daki kadar etkisi hissedilmekte...

Albert'ın felsefi soruları tipik Amerikan ailesini rahatsız ettiğinde geçen diyalog;
Dad: what happened to the cat albert?
Albert: how'd you know about my cat?
Dad: cat was killed by curiosity

"How am I not myself?" diye giden kısım ayrı bi enteresan...

izleyin izlettirin, anlayana. . .

12 Temmuz 2009 Pazar

sanırım blog yazma isteği sesini duyurma isteğiyle doğru orantılı,
yalnızlık gitgide internet başında geçirilen vaktin artışı gibi,
dolayısıyla kendini burdan ifade etmenin yollarından biri de bu sanırım,
öylesine, düşünmeden verilen bir karar bu blog yazma işi,
neler olur devamında bilemem,
once upon a time diye başlayan bi masalım bile yok,
ama belki çizdiklerimle anlatırım bişeyleri...